|
Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra
İstanbul'da çok kalmayarak 16 Mayıs 1909'da tekrar Selânik'e
döndü. Bu sıralarda Selânik ve çevresinde yapılan mânevralarda,
tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretle savunuyor;
bu ise bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının
da tahammülsüzlüğüne sebep oluyordu. Kendisi, bir yandan
da askerî eğitim konuları üzerinde telif ve tercüme
eserler hazırlıyordu.
O, II. Meşrutiyet'i takiben Ordu'nun "İttihat ve
Terakki Cemiyeti" ile sıkı alâkasının ve siyasete
karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, bu
görüşlerini 22 Eylül 1909'da Selânik'te toplanan "İttihat
ve Terakki Bûyük Kongresi"nde açıkça dile getirmişti.
Fâkat Cemiyetin önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar.
Mustafa Kemal de kendisini Cemiyetten uzak tutarak doğrudan
doğruya askeri vazifesine verdi. "İttihat ve Terakki
Cemiyeti" ile anlaşmazlığı ve aralarının açılması
böyle başladı.
Mustafa Kemal, Selânik'teki görevini başarı ile yürütürken
1910 yılı Eylül ayında Pikırdi manevralarını izleme
amacıyla Fransa'ya gönderildi. Burada Fransız Ordusunu
ve komutanlarını yakından tanıdı. Selânik'e dönüşünden
kısa süre sonra 1911 Mart'ında Arnavutluk'ta bir isyan
çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta
Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın yanında görev
aldı.
Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de 3. Ordu Karargâhındaki
görevinden alınarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhında,
daha sonra yine Selânik'te bulunan 38. Piyade Alayı'nda
görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti
gördürerek onu başarısızlığa sürüklemek; bu suretle
şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Ama O, bu görevde
de büyük başarılar gösterdi; eskiden olduğu gibi yine
kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı.
Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafında
toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliğinin hoşuna
gitmedi. Onu Selânik'teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül
1911 tarihinde İstanbul'da Genelkurmay Başkanlığında
bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine
İstanbul'a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığında
çalıştı.
5 Ekim 1911'de İtalyanlar Trablusgarp'a
hücum ederek istilâ hareketlerine başlamışlardı. Mustafa
Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911'de
İstanbul'dan ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini takiben
bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli
kuvvetlerin başında bulundu.12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına
getirildi. Bu sıralarda 27 Kasim 1911 tarihinde binbaşılığa
terfi etti.
1912 yılı Ekiminde Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa
Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan hareket ederek
İstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan
Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı
Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu atama üzerine
Gelibolu ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi
Selânik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya
kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü.
Bu cephede bir süre
sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirildi.
Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne'nin düşmandan geri
alınışında büyük hizmetleri gördü.
Mustafa Kemal, Balkan Harbinden sonra, 27 Ekim 1913
tarihinde Sofya Ataşemiliterliğine atandı.11 Ocak 1914
tarihinden itibaren Belgrat ve Çetine Ataşe militerliklerini
yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterliğine
atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) de
Sofya Elçiliğine atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya Ataşemiliterliği
esnasında 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti.1915
yılı Ocak sonlarına kadar Sofya'da kaldı.
Bu sıralarda 1 Ağustos 1914'te Almanya'nın Rusya'ya
harp ilanı ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kema1
gelişen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle
izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye
Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu
hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında
kalmalıydı. Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim
1914'te Osmanlı Devletini de ister istemez İttifak Devletleri
yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa
Kema1 bu gelişmeler üzerine Başkumandanlıktan kendisine
faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteği yerine
getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak
1915 tarihinde, Tekirdağ'da teşkil edilecek 19. Tümen
Komutanlığına tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin
üzerine Sofya'dan ayrılarak İstanbul'a döndü; derhal
yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. Bu
Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat
1915'te Tekirdağ'dan Maydos (Eceabat)'a nakledildi.
Mustafa Kemal burada,19. Tümene ilâveten 9. Tümenin
2 Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek
Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı.
Gelibolu Yarımadasında önemli olaylar oluyordu. İngiliz
donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazını geçmeye
teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun başarılı savunması
karşısında, muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi. Donanması
ile Boğazı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadasını
çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde
gelişirken, Genelkurmay Başkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde
Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasına karar vermiş, Komutanlığına
da Alman Generali Liman von Sanders'i atamıştı.
Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı
kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa
Kemal'in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına
almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereğince 18 Nisan 1915
günü Tümeniyle Bigalı'ya geçti.
Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve
Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı.
Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal'i
buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görür görmez,
kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na sevketmişti.
Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz kuvvetleri,
o gün, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin
taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi.
Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç
ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık
sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara
verdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti: "Ben,
size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye
kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler
ve kumandanlar geçebilir!"
25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz
tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26
ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtına devam
etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetli
çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca
savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal,
Çanakkale Cephesindeki bu üstün başarıları üzerine 1
Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti.
Düşman, Çanakkale'de başarı sağlayamamasına, ilerleme
gösterememesine rağmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı.
Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden
önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir'deki
Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu.
İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos 1915 günleri, takviyeli
kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman
kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler
oldu. Ancak, Mustafa Kemal'in aldığı önlemler sayesinde
düşmanın bu taarruzu da gelişme imkânı bulamadı. Arıburnu
ve Seddülbahir'deki taarruz devam ederken İngilizler
6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale'nin güney kıyılarına
da asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu suretle Anafartalar
Bölgesi de ansızın kritikleşti. Gelişen bu buhranlı
durum üzerine Liman von Sanders'in emri ile komuta değişikliği
yapılarak, "Anafartalar Grubu Komutanlığı'na 8
Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal getirildi.
9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal
beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen
İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara
itti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek
buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza
geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemiş;
aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar
bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuştu.
Mustata Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi
9 ve 10 Ağustos taarruzlarında da bizzat ateş hattında
bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı
yanındaki subay ve erler için ifadesi imkânsız cesaret
kaynağı olmuştu. Conkbayırı'nda kalbini hedef alan bir
kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak
bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği
kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine
memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. Artık o,
"Anafartalar Kahramanı" olarak anılıyordu.
Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen
İngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle
beraber Çanakkale'den çekildiler. Düşmanların Çanakkale
Boğazı'nı geçememesi, İstanbul'un işgalini önlemiş;
İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri
Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştü. Bütün
bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savaşının akışını
da etkiliyor, dünya tarihinin yönünü değiştiriyordu.
Bu savaşlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden
Türklerden şüphesiz ki çok fazla idi; ancak onların
unuttukları nokta, Türk askerinin tarihsel kahramanlığı
ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü
idi.
Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebelerinin eski şiddetini
kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla
düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlûp
duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu
Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdan
yapacağı topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği
endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir
şey kalmamıştı. Mustafa Kemal,10 Aralık 1915'te "Anafartalar
Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi (Çakmak) Paşa'ya bırakarak
izinli olarak Çanakkale den ayrıldı; İstanbul a döndü.
Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916'da karargâhı Edirne'de
bulunan Onaltıncı Kolordu Komutanlığına atandı. Kısa
süre sonra bu Kolordu'nun aynı isimle Diyarbakır'da
kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak
11 Mart 1916'da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesine tayin
edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart 1916'da Diyarbakır'a
gelerek komutayı ele aldı.1 Nisan 1916 da Generalliğe
yükseltildi. Diyarbakır'a gelişini takiben kısa bir
hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri
Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki
tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde
şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı
Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetle rimiz tarafından
düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos
1916'da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal
Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917'de
Muş'u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.
Mustafa Kemal Paşa, Aralık l9l6'da Ahmet İzzet Paşa'nın
izinli olarak bir süre İstanbul'a gitmesi üzerine vekâleten
2. Ordu Kumandanlığına tayin edildi. Karargâhı Diyarbakır'da
olan bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey'di.
Büyük Kumandanın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta
zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı.
Mustafa Kemal Paşa,14 Şubat 1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi
Komutanlığına atanması üzerine Şam'a giderek Sina Cephesini
teftiş etti ise de 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır'da
2. Ordu'ya vekâleten komutan atandı. Tekrar Diyarbakır'a
dönen Mustafa Kemal Paşa,16 Mart 1917'de asaleten 2.
Ordu Komutanlığına getirildi. Fakat bu görevde de çok
kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları
Grubu Komutanlığına bağlı olarak Halep'te kurulması
kararlaştırılan 7. Ordu'nun başına getirildi. Bu cephenin
umumî idaresi Falkenhein adlı bir Alman generaline verilmişti.
Mustafa Kemal Paşa,15 Ağustos 1917 günü Halep'e gelerek
göreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein
ile aralannda askeri görüşler ve uygulanacak harekat
bakımından anlaşmazlık çıktı; bu anlaşmazlık sonucu
Mustafa Kemal Paşa,1917 Ekim başlarında istifa mecburiyetinde
kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır'daki eski görevi
teklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul'a geldi.
7 Kasım 1917'de Genel Karargâh'ta görevlendirildi. Ancak
kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde
Alman Umumî Karargâhını ve Alman Cephelerini ziyaret
etmek üzere Almanya seyahatine iştirak etti.15 Aralık
1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında
Mustafa Kemal, Alman askeri çevrelerinde incelemeler
yaparak, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış
komutanlarıyla görüştü. Onlara -hoşlanmasalar da- I.
Dünya Harbinin muhtemel sonuçlan hakkındaki görüşlerini
açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu.
|
|
önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi.
Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, itilâf
devletleri ile Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak l.
Dünya Savaşından çekildi.
Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi'nin imza edildiği
günün ertesi, 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular
Grubu Komutanlığına getirildi ise de artık yapacak birşey
kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kumandanlığı'nın
da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana'dan
hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. Artık
Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve kendisi de
Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir Ordu Kumandanı
idi.
Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır
idi.
Büyük bir savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30
Ekim 1918'de "Mondros Mütarekesi" adı verilen
şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına
dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce
işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve cephane
galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı memleketleri
tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana yurdu, Anadolu
da galip devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanlar
Antalya'ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep,
Maraş, Urfa işgal altında idi. Kars'ta İngilizler idareyi
ele almıştı. Trakya işgal altında idi. Düşman donanması
İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve İstanbul
Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul Hükûmeti
İtilâf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi.
Padişah ve hükümet, düşmanlara âlet olmuş, âciz ve şaşkın
bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş
yolu aramakta idiler. Anadolu'nun her şehrinde ecnebi
subaylar dolaşıyor, İtilâf Devletleri temsilcisi sıfatıyla
direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir'i işgal
hazırlıklarıyla meşguldu; bu yolda büyük çaba harcıyorlar,
İtilâf Devletlerini iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15
Mayıs 1919'da bu gayelerine eriştiler.
Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden
sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi'nden 5 gün
sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren Harbiye Nezaretinden
Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri
gelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün Adana'dan Sadrazam
Ahmet İzzet Paşa'ya ilk ikaz telgrafını çekti: "Ciddî
olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu
terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin
her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının
önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır. Bu, Atatürk'te, her
şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin
sönmediğini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe
asla kendisini kaptırmadığını gösterir.
Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılan
bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve· ordunun terhisine
sür'atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilâf Devletleri
ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir
mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilâf
Devletlerini gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi şartlarını
yerine getirecektik. İstanbul Hükümetinin görüşü ve
davranışı bu idi.
Padişah ve hükümetini saran bu umutsuzluğa rağmen,
milletimiz, haksız işgal ve istilâlara karşı nefsini
müdafaa yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin çeşitli
yörelerinde düşmanla mahalli kuvvetler arasında çarpışmalar
oluyordu. Diğer taraftan mütecaviz dügmana karşı koymak
ve kurtuluş çareleri aramak üzere Anadolu'da yer yer
milli teşkilâtlar oluşturuluyordu. Ancak bütün bu kuruluşlar,
ayrı ayn çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili
olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve
birlik gösteremiyorlardı.
Mütareke Türkiye'si, aklın alamayacağı derecede karışık
bir Türkiye'dir. Bölgesel direnme hareketlerine öncülük
eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak
gibi cemiyetlerin yanı sıra özellikle İstanbul'da güya
kurtuluş çareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmuştu.
İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti,
Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret
Cemiyeti bunlann başlıcalarıdır. Kurtuluş çareleri değişikti.
Bir kısmı İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini
istiyordu, bir kısmı Amerikan mandasını öneriyordu.
Bir kısım kimseler de Mondros Mütarekesi gereğince padişah
ve halife için hükümranlık hakkı tanınan küçük bir bölgede
Osmanlı Devleti'ni sembolik olarak devam ettirme düşüncesinde
idiler. Memleketin içinde bulunduğu karışıklıktan istifade
çareleri arayan bazı cemiyetler de vatan toprakları
üzerinde millî birliği parçalayıcı faaliyetlere girişmişlerdi.
Bu durum karşısında ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi.Tarih
kültürü çok geniş olan ve tarihten sonuç çıkarmasını
çok iyi bilen Atatürk, gerçek kararı sezmekte gecikmedi.
Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli
egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir
Türk Devleti kurmak idi. Atatürk'e göre önemli olan
"Türk milleti'nin haysiyetli ve şerefli bir millet
olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde
olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni
insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir
muameleye lâyık görülemezdi. Yabancı bir milletin himaye
ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından
yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka birşey
değildi. Halbuki Türk'ün haysiyet ve gururu çok yüksek
ve büyüktü. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun
daha iyiydi. Öyleyse Milli Mücadele'nin parolası "Ya
istiklâl ya ölüm!" olacaktı.
Artık Anadolu'ya geçerek Millî Mücadele bayrağını açmak
gerekiyordu. İşte bu sıralarda, Mustafa Kemal Paşa'yı
İstanbul'dan uzaklaştırmak amacıyla, kendisine Dokuzuncu
Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal Paşa,
kendisine geniş salâhiyetler tanıyan bu vazifeyi kabul
etti.
16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan
hareket eden Mustafa Kemal Paşa,19 Mayıs 1919 sabahı
Samsun'da Anadolu topraklarına ayak bastı. Kendisinin
Anadolu'ya gönderiliş gerekçesi, "Samsun ve çevresindeki
asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve tedbir almaktan
ibaretti. Hükûmete verilen İngiliz raporlarında, bu
bölgede Türklerin, Rumlara karşı gerilla hareketine
giriştikleri ve bölgenin asayişini bozdukları bildirilmekte
ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede, Pontus Rum
Devleti kurma amacına yönelik geniş bir Rum faaliyeti
vardı. Baskı gören Rumlar değil, Türklerdi. Rum Patrikhanesinden
idare edilen Mavri Mira Cemiyeti bu bölgede kurduğu
çeteler vasıtasıyla Türk köylerini basıyor, katliamlar
yapıyor, yerli halkı yıldırmak istiyordu. Bu girişimlere
karşı vatansever Türkler de mukabil çeteler oluşturmuşlar;
bölge Rumları ile mücadeleye başlamışlardı. Bütün bu
gerçeklere rağmen Mustafa Kema1 Paşa'ya verilen talimat
gereğince bölge Türklerinin direnmeleri önlenecekti.
Mustafa Kemal Paşa, görevi kabul için Ordu Müfettişliği
sıfatı ve geniş salâhiyetler istedi. İstanbul Hükûmeti
bu istekleri de kabul etti.
Saray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa'nın
bu görevi yapacağını zannetmişti. Oysaki Mustafa Kemal'in
düşünceleri tamamen başka idi. Ama bu görev, kuşkuları
çekmeksizin Anadolu ya geçmek için değerlendirilmesi
gereken bir fırsattı. Kendisine verilen yetkileri de,
geri alınıncaya kadar milletin menfaatleri adına kullanmak
vicdanî bir davranış idi. Esasen olayların akışı da
kısa zamanda bunu ispatlayacaktı. Mustafa Kemal Paşa
İstanbul'dan ayrılmadan önce başta sadrazam olmak üzere
kabine azalarının hemen hepsi ile ve en sonunda Padişahla
görüşmüştü. Fakat bu kişilerin hiçbirinde memleketi
içinde bulunduğu badireden kurtaracak bir enerji, bir
ümit ışığı görmemiş, görememişti. İstanbul Hükümetinin
ve Padişahın davranışlarında İtilâf Devletlerini gücendirmemek
görüşünün ağır ezikliğini hissetti. Oysaki onların kararlarına
uymak değil, karşı koymak lâzımdı. İşte Anadolu'ya bu
gaye ile gidiyordu. Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'dan
ayrılırken yakın arkadaşlarına söylediği şu sözler bu
bakımdan büyük önem taşımaktadır: "Düşman süngüsü
altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında
memleketin istiklâli ve milletin hürriyeti için çalışılabilir.
Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum"
|